Birinci ve ikinci kuşak aile fertlerinin tamamı eczacı. Baba, anne ve iki kız kardeş meslektaş... Kurtsan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Meltem Kurtsan’a göre insanlar hem yemek yiyip hem de zayıflamak istiyor. Tıpkı, az çalışıp çok para kazanmak gibi... Meltem Kurtsan, zayıflamak isteyenlere ‘Porsiyon kontrolü’nü öneriyor...
Hiçbiri mesleklerini fiilen icra etmese de bugün dikmiş oldukları büyük binanın temelini, onun oluşturduğunun farkındalar. Bu açıdan şirket yönetseler de kullandıkları ilk sıfat halen eczacı. Kurtsan ailesinden bahsediyoruz. Otacı markası ile doğal diyet ürünlerinde marka olan, Kurtsan Medikal adı altında doğal ilaç ve kozmetik üreten ve bu alandaki ilk yerli patenti alan bir aile şirketi. Babasının ölümünden sonra bayrağı devralan Meltem Kurtsan, “Şansımız varmış, ekonominin iyiye gittiği, enflasyonun düştüğü ve yatırım için şartların çok müsait olduğu bir dönemde işleri devraldık.” diyor. 50 yıl önce genç bir eczacı olan Niyazi Kurtsan’ın, ilaç firmalarına borçlarını ödeyebilmek için küçük bir laboratuvarda üretimine başladığı doğal ilaç ve kozmetikler artık gerek eczanelerde, gerekse marketlerde Otacı markasıyla patentli olarak satılıyor. Dut şurubu, tentürdiyot, müshil gazozu, nasır ilacı ve nezle mendilleri, Niyazi Kurtsan imzasını taşıyan, yarım asır öncesinin gözde alternatif tıp ürünleri. Onun barter yaparak, ilaç firmalarına borçlarını ödemek için ürettiği bu ilaçların çok tutması, eczacılıktan holding patronluğuna giden sürecin başlangıcını oluşturuyor.
Otacı, eski Türkçe’de ‘hekim veya eczacı’ anlamlarında kullanılan bir kelime. Otacı markasının ilk lisanslı mamulleri ise bitkisel boğaz pastilleri. Meltem Kurtsan, bir üniversite öğrencisi olduğu yıllarda babasında gördüklerinden çok etkilenmiş. Üniversite sınavında Türkiye genelinde ilk yüze girecek kadar başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, eczacı olmasını teşvik eden de, babasından gördüğü üretkenlik ve doğal ürünlere karşı duyarlılık olmuş. Kurtsan Medikal ve Otacı halen doğal yöntemlerle hem ilaç, hem kozmetik hem de diyet gıdaları üreten dünya üzerindeki nadir şirketlerden. Bu sahalarda uzmanlaşan çok uluslu kuruluşların tercihi genelde ya ilaç veya kozmetik ya da diyet ürünler oluyor. Meltem Hanım bu durumu babasından kalan bir ayrıcalık olarak tanımlıyor.
Türkiye patent kavramıyla tanışalı uzun bir zaman olmadı aslında. Patentli ürünler, lisans ve marka hakkı gibi kavramlar kısa süre önce yapılan kanuni düzenlemelerle hayata geçirildi. İlaç patentlerinin verilmeye başlanması ise sadece beş yıl öncesine uzanıyor. Meltem Kurtsan, patent konusunda Türkiye’deki ilgisizliği ve bundan kaynaklanan taklit ürün kavramındaki yaygınlığı, kavramların yanlış anlaşılmasına bağlıyor. Patent denince insanların aklına hemen çok büyük bir icat veya büyük buluşların geldiğini belirterek, “Küçük buluşlarınız ve aynı soruna yönelik sunduğunuz farklı çözümlerinizle de patent alabilirsiniz. Boğaz pastili zaten varolan bir şeydir; ama bunun bitkisel ve daha faydalısını icat edersiniz, bu da bir buluştur. Yeni bir şey ortaya koymak için ille de ampulü bulmak gerekmiyor. Büyük buluşlara giden yol küçük adımlarla aşılıyor. Bu yanlış algılama sonucu yıllarca patent meselesinden uzak durdu iş dünyası. Niyazi Kurtsan işte bu korkuların aşılmasında öncülük yaptı.” diyor.
Şirketin yarım asırlık birikimini bundan sonra yeni yatırımlarla geliştirmek istediklerini belirten Kurtsan, “Babamdan büyütmem gereken bir iş devraldım. Ekonominin iyiye gittiği bir dönemde bu treni kaçırmak istemiyoruz.” diyor. Son yıllarda gerek dünyada gerekse Türkiye’de organik olarak nitelendirilen, bitkisel doğal ürünlere karşı ciddi bir talep olduğunu da belirterek, “Biz yıllardır bu alanda çalışıyoruz ve sağlam bir temel oluşturduk. Şimdi herkesin ilgi gösterdiği doğal ürünler aslında bizim uzmanlık alanımız.” diyor. Otacı’nın vizyonu, insanın sağlık ve güzelliğinin kaybedilmeden önce korunması olduğunu vurguluyor. Yani saç dökülmeden önce önlemini almak, kilo vermeye uğraşmak yerine, kilo aldırmayan bir beslenme alışkanlığına sahip olmak. Sağlık sorunları başlamadan beslenme alışkanlıklarına dikkat etmek gibi... Temel hedefinin Kurtsan’ı bir dünya şirketi, Otacı’yı da bir dünya markası yapmak olduğunu belirtiyor.
Farklı önerilerle gelen karmaşa
Bugün sağlıklı ve doğal beslenmeyle diyet ürünlere karşı yoğun bir ilgi var. Bu talep kaçınılmaz olarak arzı da tetikliyor. İnsanların ihtiyaçlarını ve problemlerini paraya çevirmek isteyenler, piyasaya sürekli yeni ürünlerle çıkıyor. Sağlıklı beslenme ve diyet konusunda bu açıdan ciddi bir kafa karışıklığı söz konusu. Yaşanan karmaşayı Meltem Kurtsan, “İnsanlar hem her şeyi yiyip içmek hem de zayıflamak istiyor. Bu çok az çalışıp, çok para kazanmayı istemek gibi bir şey. Doğal olarak bundan faydalanmaya çalışan insanlar da çıkıyor. Herkes farklı öneriler getirince de karmaşa başlıyor.” sözleriyle açıklıyor. Yıllardır bu alanda çalışan birisi olarak diyet kavramının kişiye özel olduğunun altını çiziyor. Her bünyenin kendine has özellikleri olduğunu, diyetlerin bu özellikler dikkate alınarak hazırlanması gerektiğini vurguluyor. Kişisel özellikler meselesinin bir bilimsel gerçeklik olduğunu belirterek, genlerimizden devraldığımız mirasa dikkati çekiyor.
Peki son yıllarda sürekli gündeme gelen, ‘her istediğini yiyerek zayıflama’ meselesine ne demeli! Meltem Kurtsan, “Tabii bu da mümkün ama sofradan doymadan kalkmayı bilirseniz.” diyor. Yediklerini ayırıp, proteinlerle karbonhidratları birlikte almadan, her gıdadan porsiyonları aza indirerek almak ve üstüne de düzenli spor yaparak zayıflamak da mümkün. Buna ‘porsiyon kontrolü’ de denebilir. Zeytinyağlı sebze veya salata iyidir ama bunları yiyorum diye üç tabak bitirirseniz yine diyet meselesi kendi kendini kandırmaktan öteye gidemiyor.
İştahım yerinde ama nefsimi dizginliyorum
Diyet ürünler alanında uzmanlaşmış bir şirketin başkanının konuya hassasiyet göstermemesi düşünülemez. Meltem Kurtsan, “İştahım yerinde, her şeyden de canım çekiyor; ama az yiyor ve spor yaparak dengeyi sağlıyorum.” diyor. Tartıyla sürekli barışık kalmaya çalıştığını vurgulayarak... İnsanın kendi nefis kontrolünü yapabildikten sonra karmaşık diyet formüllerine ihtiyaç kalmayacağını belirtiyor. Soframızdaki kontrol denilince de uzak durulması gerekenler belli aslında; tatlılar, pastalar, börekler, sofra şekeri ve beyaz un. Bunlardan olabildiğince uzak durmak gerekiyor. Türkiye’nin çelişkisi de burada başlıyor. Ülkemizde ekmek tüketme alışkanlığı çok yüksek. Türk halkı, buğdayın en lezzetli ama en faydasız kısmıyla üretilen ekmekleri tercih ediyor. Kepek diye tabir edilen kısım daha çok hayvanlara yediriliyor. Dolayısıyla ekmeğe bütün vitamini, selülozu ve yağda çözülen lifleri veren kepek maddesi bizde bir çeşit hayvan yemi.
Meltem Kurtsan, “Hayvan sevgimiz tartışılmaz ama tam buğday unundan yapılmış faydalı ekmeklerden en azından çocuklarımıza da yedirsek hiç fena olmaz!” diyerek tabloyu esprili bir dille yorumluyor. Özellikle de şehir insanının payına çokça düşen rafine edilmiş gıdalar, fast food, kızartmalar aslında en problemli besinler. Meltem Kurtsan bunların yerine mercimek, bulgur, tarhana çorbası ve nohudu özellikle öneriyor. Otacı ürünleri de zaten bu ihtiyaçtan yola çıkılarak hazırlanıyor. Pişirme yöntemlerinin bile farklı olduğunu söylüyor. Şirkette sırf bu konularla uğraşan ve başkanlığını Meltem Kurtsan’ın yaptığı bir ARGE bölümü var.
TÜRKİYE BEYNİNİN YARISINI KULLANMIYOR
Meltem Kurtsan kamuoyunda iş kadını kimliğinden daha fazla, sosyal faaliyetlerdeki etkinliği ile tanınan bir isim. Halen Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği’nin Fikri Haklar Çalışma Grubu Başkanlığını yürütüyor. 2002’de kurulan ve kısa sürede birçok somut projeye imza atan Kadın Girişimciler Derneği’nin de (KAGİDER) kurucu genel başkanı. Kadınların iş ve siyaset dünyasında kendilerine daha fazla yer bulabilmeleri için mücadele ediyor. Gerekçesini ise “Kadın erkek diye bakmamak lazım, kadın öncelikle insandır. Erkekler kadar onların da beyinleri ve kapasiteleri vardır ama bunu yeteri kadar kullanamıyorlar.” sözleriyle açıklıyor. Kadın erkek tartışmalarında cinsel kimliklerin ön plana çıkarılmasına itiraz ediyor. Bu ülkenin yetişmiş insanlara ihtiyacı olduğunu vurgulayarak, “Nüfusun yüzde 52’si kadınsa ve bunlar ekonomiye katılsa bu ülke daha zengin olur mu olmaz mı? Allah insanlara bir akıl ve kapasite veriyorsa bundan sadece erkekler mi nasiplenmiş?” sorusunu soruyor. Okuyamadıkları için ileride belki de büyük işler yapabilecek birçok genç kızın kaybolup gitmesinden yakınıyor. Meltem Kurtsan, kadınlar için önemli bir tartışma konusu olan ‘kadın evde oturup çocuk mu büyütsün, yoksa iş hayatında mı olsun’ ikilemine de itiraz ediyor. İkisinin bir arada pekala olabileceğini söylüyor. Kendisi de iki çocuk sahibi olan Kurtsan, “Bir kadının, çocuğu ve ailesi de olur aynı zaman da işi de olur. Aksi halde Türkiye beyninin ve kapasitesinin yarısını kullanamıyor demektir.” diyor.
Henüz çok genç bir kuruluş olmasına rağmen KAGİDER son derece etkin. Kurtsan birçok iş adamı kuruluşunun kendi üyelerinin çıkarlarını korumayı birinci öncelik haline getirdiğini hatırlatarak, KAGİDER’in bütün girişimci kadınlara destek verdiğini ve bunun için üyelik şartı aranmadığını belirtiyor. Kadınlara balık tutmayı öğretmek gibi bir misyonları olduğunu belirterek, “Burada verme ve paylaşma duygularının mutluluğunu yaşıyoruz. Bilgi ve becerilerimizi paylaşıyoruz.” diyor. Ankara’da TÜSİAD kadar etkiniz var mı dediğimizde ise ‘sesimiz gür çıkıyor’ cevabını veriyor. Sadece Ankara değil BM, OECD, UNDP, Dünya Bankası, AB, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu gibi uluslararası kurumlar için de kadın konularında bir bilgi ve danışma merkezi gibi çalıştıklarını söylüyor. Kadınların siyasetteki etkinliklerinin artması için de kota önerisi getiriyor.
Friday, May 4, 2007
Subscribe to:
Post Comments (Atom)

0 yorum:
Post a Comment